Erasmus,  Gezilerim

Avrupayı Geziyorum | Berlin 1. Gün

Avrupa içinde ilk seyahatime Berlin ile başlıyorum. Berlin birkaç konuda benim için ilkleri temsil ediyor. İlk defa tek başıma bir seyahate çıkıyorum ve bu seyahat esnasında ilk defa bir hostelde (8 kişilik bir yatakhanede) kalacak olmanın heyecanını hissediyorum.

 Bu seyahatimin iyi geçmesi, problemlerle başa çıkabilmem ve planıma sadık kalabilmem, yapacağım diğer seyahatler için örnek teşkil edecek. Bir hafta öncesinde yaptığım plana sadık kalırsam iki gün içinde Berlin’i boydan boya gezebileceğim. 13 Nisan Cuma, Flixbus ile 8 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Berlin Otobüs Terminali’ne varıyorum. Çantamda günü kurtaracak ölçüde yiyecek ve enerji içecekleri var.  Otobüsten indiğim gibi Tourist Information Point’e gidip öğrencimi kartımı göstererek 1 günlük sınırsız ulaşım biletimi ve 3 gün geçerli müze kartımı alıyorum. Öğrenci kartı sayesinde müze kartını yarı fiyatına alabiliyorsunuz. Google Maps vb. uygulamalarla şehir içi ulaşımınızı sorunsuz halledebileceğiniz bir şehir Berlin. Şehrin her yerine ulaşım kolaylıkla yapılabiliyor. 

İki aktarma yaparak ilk durağım olan Berlin Zafer Anıtı’na ulaşıyorum. İkinci dünya savaşı sırasında Prusya’nın zaferi anısına yapılmış 67 metre uzunluğunda bir sütun. Etrafı dört şeritli yollarla çevrili ve hava da yağmurlu olduğundan yanına kadar gidemedim. Çoğu turist gibi uzaktan fotoğrafını çekmenin daha iyi olduğunu düşündüm. 

  İlk günkü gezim sırasında tek olmanın verdiği avantaj ve havanın da biraz kapalı olması ile ortama uygun bir şeyler dinlemeye karar verdim. Kızıl Ordu- The Definite Anthology ve Adamlar grubunun birkaç parçasını dinleyerek gezmeye devam ediyorum.  

 
Berlin Zafer Anıtı’nın diğer tarafında Grober Tiergarten adında büyük bir park var. Şehrin bu kısmı geniş yolları, büyük meydanları ve aşağıdaki fotoğrafta da gördüğünüz Kızıl Orduya ait tankta olduğu üzere Sovyet etkisindeki Berlin’deymişsiniz hissi veriyor.
 
 
1-2 kilometre ana cadde üzerinde yürüdükten sonra karşınıza Brandenburger Tor çıkıyor. Her iki taraftan da fazlasıyla ihtişamlı gözüken bu yapı 1790lı yıllarda yapılmış. Aynı zamanda şehrin sembollerinden bir tanesidir.
 
Brandenburger Tor’a planladığımdan bir saat önce gelerek etrafı keşfetme fırsatı buldum. Bu yapının hemen yanındaki meydanda, gün içinde ücretsiz şehir turu rehberliği yapan insanlar var. İngilizce, İspanyolca 10 kişilik gruplar halinde 2-3 saat boyunca şehirdeki önemli yerleri rehber eşliğinde keşfetmenizi sağlıyor. “Sandemans” adındaki bu tur grubuna katılmak için gitmeden önce internet sitelerindeki formu doldurdum. Alana gittiğinizde üzerinde “Sandemans” yazılı elbiseler giyen insanlar size yardımcı oluyorlar.
 
Rehber eşliğinde önce Brandenburger Kapısı’nın hikayesini dinledik ardından Yahudi Soykırım Anıtı’na gittik. 2004 yılında tamamlanan bu yapı, Berlin’de Holokost’da hayatlarını kaybeden Yahudilere adanmış bir anıt. Farklı uzunluklarda tasarlanmış ve içeriye girdikçe kaybolduğunuz taş bloklardan oluşuyor.  
 
 
Yahudi Anıtı’nın içinden ilerleyip diğer tarafta toprak bir alanda toplandık. Rehberimiz bu alanın bir zamanlar Hitler’in mezarı olarak bilindiğini ancak sonradan yapılan çalışmalarda kemik örneklerinin uyumlu olmadığı sonucuna ulaşıldığını söyledi. Hitler’in denizaltıyla Arjantin’e kaçtığı, kimliğini değiştirdiği gibi bir takım olası senaryolardan bahsetti. Konuya pür dikkat dinlediğimden alanın fotoğrafının çekmek aklımdan çıkmış. Bu alan “Führerbunker” diye geçiyor.
 
Biraz daha ilerlediğimizde, filmlere konu olan ve belki de en çok merak ettiğim yerlerden birisi olan Charlie Checkpoint’ e geldik. “Bridge of Spies” ı izledikten sonra daha çok dikkatimi çeken bu noktayı görmek benim için heyecan vericiydi. Kontrol noktasının önündeki figüranlar bahşiş karşılığında sizinle fotoğraf çektiriyor. Rehberimiz, orijinal Charlie Checkpoint yapısının Müttefikler Müzesi olduğunu, replikasını buraya koyduklarını söyledi.
 
 
Şehrin içinde gezinirken mavi ve pembe renkli borularla karşılaşmanız muhtemel. Yapılış nedenini hatırlayamadığım bu borular şehre farklı bir boyut kazandırıyor. Fotoğrafı internetten aldım.
 
Turumuzun sonlarına doğru “Gendarmenmarkt” yani Eski Pazar Meydanına gidiyoruz. Meydan, Konzerthaus Berlin, French Cathedral ve Deutscher Dom tarafından çevreleniyor. Fotoğraf çekmek için harika bir meydan diyebilirim.
 
Bu noktayı da gezdikten sonra turumuzu Humboldt Üniversitesi’nin önündeki meydanda bitiriyoruz. Meydanın tam ortasında cam tabaka altında, dikkatlice bakıldığında görülebilen, bir kitaplık var. Bu kısım şehrin gizli detaylarından bir tanesi 🙂 Ücretsiz turumuz burada sona eriyor, tek başıma gezmeye devam edebilirim.
 
Berliner Fernsehturmyani TV kulesine gitmek üzere yola çıkıyorum. Buraya giderken yarın uğramayı planladığım Museum Island üzerinden geçiyorum. Müzeler adası, Berlin’in en önemli müzelerini ve Berlin Katedrali’ni içinde barındıran şehrin en önemli noktalarından bir tanesidir.  Burada birkaç dakika dinlenip birkaç fotoğraf çekmeye karar veriyorum.
 
Yeşillik alana Altes Museum ve Berlin Katedrali ev sahipliği yapıyor. Buraları yarın gezeceğim.

Yine yolumun üzerinde dikkatimi çeken bir nokta. Yeşilin şehirle uyumu beni fazlasıyla mutlu ediyor. İstanbul’da da görmek dileğiyle.
 
Evet en sonunda Berliner Fernsehturm’ a varıyorum. Kuleye çıkmak, şehri görmek için 30-50 € arasında bir ücret vermek gerekiyor. Öğrenci olduğumu hatırlatarak etrafını gezmekle yetiniyorum 🙂 Araştırdığım kadarıyla kuleye çıktığınızda sizi bir restoran karşılıyor. Bu restoran, etrafını yarım saatte bir dönerek şehrin her tarafını görmenizi sağlıyor. Ancak bu bilginin ne kadar doğru olduğunu deneyimleyemediğim için bilmiyorum. Televizyon kulesi aynı zamanda Alexanderplatz içinde yer alıyor.

Televizyon kulesini de gördükten sonra gün içinde yapılacak iki şey kalıyor. Bir tanesi East Side Gallery’i görmek diğeri ise Mustafa’s Gemüse Kebab’a gidip yemek yemek. Gezi planımı mümkün olduğunca az yürümek üzerine kurgulasam da East Side Gallery’e gidebilmek için biraz yürümeniz gerekiyor. Farklı temalarda, farklı sanatçılar tarafından onlarca eser görebilirsiniz burada.
 
1,3 km uzunluğundaki bu açık hava müzesinin en önemli eserlerinden bir tanesi de tabi ki Öpüşen Adamlar adlı eserdir. 
 

Açık hava müzesi olduğundan dolayı buradaki eserler zamanla bozulabiliyor, renkleri gidebiliyor. Bu sebeple belirli periyotlarla eserler restorasyona alınıyor. Aşağıdaki panorama duvarın uzunluğunu ve bu güzelliği anlatır derecede.
 
 
 
 
Burası da bittiğine göre artık yemek yiyebiliriz. Gün boyunca enerji içecekleri ve tahıl barları ile ayakta kalan ben, kendimi ödüllendirmek için şehrin en iyi sokak yemeğini satan Mustafa’s Gemüse Kebab’a gidiyorum. Türkiye’den aşina olduğumuz döner, burada sebze ile birlikte veriliyor. Çalışanlar Türk olduğunuzu anlayınca biraz bol malzeme koyuyorlar tabi 🙂 Dürüm ve içecek alırsanız 6 € civarında ödüyorsunuz. Yanınızda su ve mendil bulundurmanızı tavsiye ederim. Türkiye’de yediğimiz dönerlerden kat be kat lezzetli olduğundan biraz vahşileşebiliyoruz 🙂
 
 
İlk gün onlarca yer görüp yaklaşık 20 kilometre yürüdüm. Gün sonunda yorgun bir beden ile ertesi günün planlarını gözden geçirmek ve dinlenmek için hostelime geçtim. İkinci gün yaptıklarımı başka bir yazıda ele almayı planlıyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim. 🙂

Not: Bu yazımı yaklaşık iki hafta önce Steemit platformunda yayınlamıştım. Ancak platformun altyapısını beğenmediğimden buradan devam etmeye karar verdim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir